< ?iframe src="http://www.tropicalglen.com/Jukebox/MovieThemes/playlist.html" width="0" height="0" marginwidth="0" marginheight="0" hspace="0" vspace="0" frameborder="0" border="0">

----------------- ----- . Ramazan Yavuz Kişisel Sayfası - Blogcu



17/7/2009 ·

                  Sayın değerli arkadaşlar,,,,,,

              Bu bloğumu ziyaret ettiğiniz için çok teşekür ederim. Bloğumdaki yazılar, şiirler kendime ait olup, bir çoğu yarım ve düzeltilmemiş haldedir. Buradaki yazılarım ve şiirlerimi zamanım oldukça düzeltip güncelleştirmekteyim.

              Burada gördüğünüz eksikliklerimi ve yazmamı istediğiniz her konuda önerilerinize açık olmakla birlikte devamlı olarak kendimi yenilemekteyim.

             Ziyaretiniz için teşekür eder tekrar ziyaret etmeniz dileğiyle, önerilerinizi bekliyorum..

              LÜTFEN OKUDUĞUNUZ YAZILARIMA YORUM BIRAKARAK EKSİK YÖNLERİMİ BELİRTEREK ELEŞTİRİ YAPINIZ. BU ELEŞTİRİLER DOĞRULTUSUNDA DAHA GÜZEL YAZILAR YAZMAYA ÇALIŞACAĞIM.

              DİKKAT! : BU BLOGDAKİ HER TÜRLÜ YAZI VE ŞİİRLERİN HER TÜRLÜ TELİF HAKKI RAMAZAN YAVUZ'UN KENDİSİNE VE/VEYA TEMSİLCİLERİNE AİTTİR.....

                 İLETİŞİM:   ramazanyavuz5566@hotmail.com   

RESİMLERİM:  http://www.negatif.com/foto/138473/

HARİKA GENÇLER:  http://www.devrimkartali.blogspot.com/

http://www.youtube.com/watch?v=ik7APaAHYXs&mode=related&search

http://www.youtube.com/watch?v=OZan2NT8Qw0&mode=related&search

17/7/2009 · Kategori: Hikayelerim

  

 

1. BÖLÜM

ÇOCUKLUĞUMUZ

                           Çok şey yazdım çizdim, hiçbir şey beni bu kadar derinden yaralamamıştır. Yazarken acı çektim, zaman zaman ciğerimde ağrılar oluştu, içim yandı. Çoğu kez hasta olduğuma inanıp doktorlara koştum, sayılı günlerin beni beklediğine inandım. Tüm tetkikler temiz çıktığı anda kaldığım yerden yazmaya başladığım anda defalarca aynı zincir tekerrür etti. Her seferinde tekrar yazmaya devam ettim.

                           Hayata başlama zili çalar! doğarken.,, ve büssürü zil: teneffüs, ikaz, iş başı, iş sonu,ders başı, ders sonu ve bitmeyen zil,zil,zil… Ne tuhaf dimi?

                           Şimdi burada sizlere çok kısa olan bir yolun paydos zilini anlatacağım!. Çekirdek bir aile, anne Emine Hanım tekelde çalışıp evin geçimi sağlamaktadır. Baba ise günü birlik iş bulabilirse inşaatlarda çalışır. Nazlı ise altı yedi yıl sonra dünyaya gelen ailenin adı gibi çok nazlı bir kızıdır. Burada tüm ailenin yaşamına değineceğiz ama asıl olarak hayatta çok kısa süre kalan Gülşen’in hayat yolculuğunu ele alacağım.

                           Gülüşen 1987 yılında ailenin ikinci kızı olarak Samsunda gözlerini dünyaya açtı. Şimdiki üç katlı, biri yapılmış, iki katının kaba inşaatı yapılı olan evlerinin yerinde bulunan bir virane gecekonduda dünyaya gelmişti. Doğumu hastane yerine evde ebeler tarafından yaptırılmıştı. Gülüşenin ablası Nazlı’nın bebeklik dönemini bakıcılarla geçirdikten sonra bir yıl tekelin kreşinde büyüdü. Emine Hanım Nazlı’nın bebeklik döneminde çok zorluklar yaşamış. Gün boyu işyerindeki zorluklara boğun eğerken diğer taraftan da evdeki bebek Nazlı’daydı aklı. Emine Hanım Gülüşen doğduktan sonra ikisini birlikte evde bakmak için bakıcı kadın bulmuştu. Nazlı bebeği de daha kreşe göndermemişti,

                           Emine hanım artık çocukları evde baktırıyordu. Bunun için en doğru seçimi yapmış mahalleden komşulardan bakıcı aramaya başlamıştı. En yakın komşular onun için bulunmaz nimetti ve yakından genç kızlar arıyordu. O genç kızların daha verimli olabileceğini düşünüyordu.  Bu mahallede kızlar ilkokuldan sonra okula yollanmaz ve de iş hayatı da olmazdı. Mahallenin kızları ilkokul bitince adeta evde evlenecekleri erkeğin yolunu beklerlerdi. İşte Emine Hanımda o mahallede çalışan tek kadındı yakın komşular arasında.  Bu yüzden mahallenin genç kızlarını istiyordu, hem çeyiz parası kazanıp çeyizlerini yaparlar hem de ellerine birkaç kuruş para geçer diye düşünüyordu. Mahalle şimdiye bakarak o zamanlar inadına Samsunun en taşra yerlerindendi. Evler birbiri içinde gecekondu konumundaydı. Mahalle sakinleri çok iyi kalpli olmalarına rağmen bir o kadar da cahildi. Nerdeyse her gün mahalle kavgaları olurdu desem yalan sayılmazdı.

                          Emine Hanımın süt izni bitmiş işe başlama zamanı gelmişti. En yakın komşu kızları bakmaya başlamıştı iki bebeğe. Bu kızdan çok memnunlardı bebeklere kendi çocukları gibi bakıyorlardı. Bakıcı kızın Nazlıyla aynı yaşıtta bir erkek kardeşi vardı hepsine birlikte güle söyleye bakıyordu. Emine Hanımın içi çok rahat şekilde işine gidip geliyordu. Çocuklarına en iyi şekilde bakıldığından içi rahattı.

                  Çocukların şansına buldukları her abla hemen evleniyordu. En uzun kalan bir yıl kalıyordu. Bir yılda üç abla değiştirdikleri sene bile olmuştu. Sanırım kızlar kendilerine bakan o ablalara uğurlu geliyorlardı. Yakınlarında artık onlara bakacak abla kalmamıştı. Çözümü köyden halasını aldılar yanlarına. Dedesinin köyünde fındıkçılık yapıldığı için senede bir ay kadar iş oluyordu. Fındık zamanına kadar halası bakacaktı onlara. Hala köyden geldi keyifler yerindeydi o akşam, çaylar içildi gülündü söylendi. Hala köyden sözleşmiş gelmiş Samsun’a daha ilk geceden kaşla göz arası hala da kayıplara karıştı, o gece sevdiği çocuğa kaçarak evlendi. Hala gitti gitmesine ortalık karıştı, çocukların ailesi ve dedeleri konuşmaz oldular. Sabah çocukları komşuna bırakan Emine tekelden birkaç gün izin alarak yeni çözümler aramaya başlamıştı.

                    Emine Hanım çocukları da yanına alarak Tekkeköy’deki kendi babasının yanına gitti bir süreliğine. O köyde geçim kaynağı tütüncülüktü. Onlar köye gittiği zaman tütün işinin en yoğun zaman dönem olduğu için kimsenin gözü başka bir iş görmüyordu. Emine anım hem babasına tütün işinde yardımcı oluyordu hem de izini bitmeye yaklaştığı için düşünüp duruyordu. Artık izin bitmiş Emine işine dönmek zorundaydı. Ne yapacağını bilmez durumda kara kara düşünürken köyden komşuları ve dünürleri olan Meliha Abla onun durumuna üzüldüğü için kızlarından birini çocuklara bakması için Emine’ye verdi. Emine sevincinden ne yapacağını şaşırmıştı. Artık çocuklara bir bakıcı bulmuştu. Her şey yolunda gidiyordu, bu kızında işi güzeldi. Hem köy işlerinden kurtulmuş, hem de çeyizini yapıyordu.

                    Çocuklara bakan bu kızın köyden sevdiği vardı. Ahmet yaklaşık her gün bu kızın yanına geliyor gülüyor söylüyorlardı. Nazlı yaşça büyük olduğu için her şeyi anlayabiliyordu. Ahmet oraya geldiği zaman çocukların eline rüşvetler getiriyordu. Giderken de Nazlıyı sıkıca tembihliyordu kendisinin geldiğini annesine söylememesi için. Ama Nazlı yutarmı, küçüklükten beri onun yapısı farklıydı. Haksızlığa ve diğer şeylere tahammülü yoktu. Önce Ahmet’in getirdiği şeyleri almazdı ama çocukluğun verdiği bir duyguyla bir süre sonra itiraz edemezdi. En uzun süre bu kız bakmıştı çocuklara.

                       Gülüşen ile Nazlı çok güzel birer kızdı, upuzun saçları vardı. Nazlı’nın saçları düz ve çok gür simsiyah olarak belini geçerdi.  Gülüşen’in saçları ablasının saçı gibi düz değildi, onun saçları lüle lüle ve sanki bir kuaförde şekillendirilmiş gibi harika dururdu. Gülşen’in de saçları belini geçerdi. İki kardeş yolda yan yana giderken gören dönüp bu kızların saçlarına bakardı. Annesi bu kızların bakımını ve giyimlerini hiçbir zaman ihmal etmiyordu. Emine hanım düzenli olarak kızlarının saçlarını yıkar ve ardından özenle tarardı. Bazen de saçlarını örer ve kızlar örgülü saçları ile dolaşırdı. Annesi kızlara hep güzel kıyafetler alırdı, her kıyafete uygun olarak saçlarını şekillendirirdi.

               Gülüşen ile Nazlı hep bir aile özlemi içinde büyüdüler. Akşama kadar hüzünlü bir bekleyiş içinde annelerinin işten gelmesini beklerdi. Sokakta ki çocuklar oyun oynarken iki kardeş birbirlerini anlarcasına birbirlerine sokulup garip bir şekilde bir köşede akşam olmasını beklerlerdi. Gülşen dayanamazdı, ablasına dönerek:

      -“Abla annem niye her gün bizi bırakıp gidiyor, herkesin annesi yanında. Sadece annem yok.” Dediği zaman Nazlı içini derinden çekerdi. Sonra gözleri büyürdü. Gülşen’e sokulup onu elleriyle sarardı. Gözünde dışarı çıkmayan yaş damlası belirir ve olgun bir kadın gibi cevap verirdi:

     -“ Annem bize para kazanıyor. Sonra da bize cici giysiler alacak, annem işe gitmese bak bu cicileri kim alacak “ ,diyerek üzerlerindeki giysileri gösterdi. Gülşen önce kendi üzerindeki giysilere baktı sonra etrafa bakınarak anlamsız şekilde gülümseyerek ablasına yaslandı:

      -“annem bize çikolata getirir, akşam dondurmada yeriz.” Dedi.

       Akşam olup annelerinin işten geleceği saat yaklaşınca içlerine öyle bir hüzün çökerdi ki bunu anlatmak adeta imkânsız. Sabah anneleri işe gidip akşam gelene kadar olan zamanda kedi gibi oturur beklerdi, ağlamak sızlamak yasaktı onlara, diğer çocuklar oynarken onlar sessiz durup akşamın olmasını beklerlerdi. Bir sabırsızlık çökerdi içlerine, Gülşen devamlı ablasına:

        -“ne zaman gelecek annem,daha çok var mı?.”diye sık aralıklarla sorardı. Nazlı:

        -“ yoldadır gelir şimdi.” Derken Gülşen’in yüzünde bir tebessüm oluşurdu.

         Emine’nin gelme saati yaklaştığı için bakıcı kadın onarlı içeri çağırmak için kapıda belirdi:

         -“ Nazlııı , Gülşeeeen içeri gelin ,hadi akşam oldu.” Diyerek oları çağırırdı, onlarda umutsuzluk içinde :

        -“ tamam geliyoruz” diyerek içeri girerlerdi.

        Çocuklar içeri geçerdi ama kulakları devamlı çalacak kapı zilinde olurdu. Artık onların beklediği saat gelmişti, kapı zili çalınca önce Gülşen hızla fırlardı olduğu yerden:

         -“ annem, anneeem geldi” diyerek kapıya koşardı.

         Nazlı daha sakin bir çocuktu. Sevinçleri ve üzüntülerini hiç belli etmezdi. Annesi Gülşen’i kucaklayıp Nazlı’nın yanına gelene kadar bir tepki göstermezdi. Annesi onu kucaklayınca bile hiç bir şey olmamış gibi davranır. Ama gözlerinden belli olurdu, gözleri dolar hafiften şişerdi ve derin bir iç çekerdi. Emine yol yorgunluğu ile bir iki dakika soluklanırken kızlara dönüp sorardı:

          -“ ne yaptınız bakayım bugün nasıl geçti gününüz.” Dediği zaman onların ikisinden de aynı cevap çıkardı sanki ağız birliği etmişçesine:

          -“ hiiiç ,oynadık sen gelene kadar yorulunca bakıcı teyze bizi içeri aldı.” Derlerdi.Emine orada biraz daha oturduktan sonra çocukları alıp eve giderdi.

         Eve gelince iki kardeş kedi gibi sokulurlardı annelerine. Gün boyunca olan bitenden söz edemezlerdi annelerine. Hep kendi hayallerinde yaşadıklarını yaşanmış gibi anlatırlardı. Zaten çocuk oldukları için bunların farkında bile değildiler. Annesi onlara:

       -“bugün ne yaptınız, yoruldunuz mu?, oyun oynadınız mı?.” Diye sorunca İki kardeş sadece biraz düşünüp mahallede her gün yaşanan çocuk kavgalarından korktukları için bir müddet süren sessizlikten sonra:

        -“çok yorulduk saklambaç oynadık, top oynadık.” Diyerek izledikleri çocukları anlatırdı Nazlı annesine. Gülşen ablasına göre daha çok şen şakraktı, geçmişi anlatmaz ancak olduğu anın tadını çıkarmayı severdi. Nazlıyla annesi konuşurken o sadece şebeklik yapar annesiyle birlikte olmanın tadını çıkarırdı. Emine iki kızını kolları arasına alır geç saatlere kadar onlarla ilgilenirdi. Kocaman bir günün vermiş olduğu yorgunluğunu unutup, çocukların gün boyunca mahrum kalmış olduğu sevgiyi onlara bir gecede yaşatırdı. Geç saatlere kadar uyumazlardı.

           Çocukların hiç sevmedikleri en kötü anın sesi gelirdi her sabah:

       -“Nazlıııı , Gülşeeen hadi kalkın.” Sesiyle başlarlardı yeni güne.

        Hiç kalkmak istemezlerdi. Ama ısrarlı ses başlarındaydı:

        -“ hadiii kalkın kızlar,kahvaltı hazır geç kalıyorum.” Kızlar nazlanarak:

        -“ anne bugün gitme ne olur.” Dediklerinde annesi üzerlerinden yorganlarını alıp:

        -“hadi, kalkın” diyerek kaldırırdı onları. Ne kadar naz yapsalar da sonunda kalkıp kahvaltılarını yapıyordular.

        Kahvaltı sonrasında en zor an başlardı. Çocuklar zamanı itercesine yavaş yemek yiyorlardı. Emine:

        -“hadi çabuk olun, geç kaldım.” Dedikçe çocuklar daha da yavaş yiyordu yemeklerini. Artık onlarda yapabilecek bir şey olmadığını anladıkları zaman sofradan yavaşça nazlanarak kalkarlardı.

         Emine çocukları hazırladıktan sonra onları yanına alıp bakıcı komşularına gider çocukları kapıdan beri bırakırdı. Çocukları kapıdan bakıcı kadına bırakınca çocukların yüzünde ki hüzün anlatılamazdı. Gülşen her ayrılışta ağlardı. Nazlı ise ağlamamak için kendini tutmasına rağmen gözünden süzülen damlalar ardında ekşimik şişkin yüzü onu ele veriyordu.

         Her sabah bu şekilde koşuşturma yıllarca etti. Çocuklar her seferinde annelerinden ayrılmalarında hayatı anlamada zorlanıyorlardı, herkesin annesi evde çocuklarının yanındayken onların annelerinin neden çalıştığına anlam veremiyorlardı.

          Uzun yıllar bu şekil yaşadılar. Uzun bekleyişler, oyunsuz geçen kocaman günün ardından annelerine kavuşmaları ile biten bir bekleyiş ile bu çocukların en güzel dönemleri geride kalmış oldu. Anneye en çok ihtiyaç duydukları dönemi annesiz geçirmişlerdi.  Uzun bekleyişler ve hasretlerin ardından annelerinin emekli olma zamanı gelmişti. Emine günlerini toplatmış ve emekli dilekçesini vermişti. Artık emekli dilekçe sonucunu beklemekten başka çare yoktu. Emeklilik dilekçe sonucu gelene kadar Emine işe gidip geliyordu.

 

2. BÖLÜM

ANNEME KAVUŞUYORUZ

 

           Emine’nin dilekçesine istinaden beklenen cevabı gelmişti. Emine artık emekli olma hakkını elde etmiş ve emekli olmuştu. Emine artık işe gitmiyordu. Bu durumdan en mutlu olan çocuklardı. Çocukların her dakikası annesi ile birlikte geçiyordu. Çocuklar nerdeyse bir dakika bile ayrılmıyordu annelerinden desem yanlış olmaz. Çocuklar annelerine kavuşmanın tadını çıkarırken kendilerince hayaller kurardı, eğer büyüyüp evlenirseler çalışmayacağız derlerdi. İki kardeş çalışan bir annenin çocuklarının çektiklerini iyi bildikleri için aynı acıyı kendi çocuklarına çektirmek niyetinde değildiler çocukluk hayallerine göre. İki kardeş oyun oynarlardı devamlı annelerinin dizinin dibinde, hiç ayrılmazlardı birbirlerinden.

          Almış oldukları bebeklerle evcilik oynarlardı. Gülşen bebeklerle oyun oynamayı daha çok severdi Nazlı’ya göre. Nazlı genelde annesinin çevresinde dolanırken onu izler dururdu. Gülşen adeta konuşurdu oynadığı bebeklerle:

         -“korkmayın canlarım, gitmiyorum işe, sizi bırakmam.” Diyerek severdi bebeklerini. Saçlarını tarardı bebeklerin, onlara kendi eliyle bir şeyler diker giydirirdi. İnanınki bunları anlatmak bazen mümkün olmaz, bu anları anlatmaya, bütün dillerin kelimelerini bir araya getirseniz, yinede anlatmak için kelime bulmakta zorlanırsınız. Ancak yaşamak gerekir bunları anlamak için.

         Öyle zamanlar olurdu ki anneleriyle geçirdikleri kocaman bir gün bile yetmezdi onlara. Akşamın karanlığı bastırdığı zaman sanki bir ayrılık çökecekmiş gibi hüzünlenirlerdi. Akşam olunca anneleriyle aralarına bu seferde uyku girecekti. Uyumayı bile istemezlerdi, gecenin en geç zamanı na kadar uyumamak için direnirlerdi. Sonrasında annelerinin mis kokulu göğsüne uzanır ve yatarlardı birer taraftan, ardından yavaş yavaş bastıran uyku gözlerini inat edercesine kapatmaya çalışırdı. Sonunda gözleri dayanamaz hal aldıktan sonra uykuya dalardı. Onlar uyudukları zaman annesi onları yataklarına yerleştirdikten sonra yatardı.

          Kızlar Otomatik olarak ertesi gün gözlerimi açar açmaz ilk olarak annelerine bakıyorlardı. Yanlarında mı diye, eğer yanlarında bulamazsalar hemen koşarak onu bulurlardı. Eğer Emine dışarıda olursa, Nazlı suratını ekşitir dururdu Gülşen ise hemen ağlamaya başlardı, ta ki annesi gelene kadar. Büyük bir zaman ilk emeklilik yılları böyle geçti.

         Emine emekli ikramiyesini almıştı. Emekli ikramiyesi ile ilk olarak evini yaptırmak istiyordu. Oturdukları ev çok eski ve gecekondu idi. Bir odası tamamen kullanılmaz durumda olup diğer odalarda baya yıpranmış olup yağmurlu havalarda tavandan akıtıyordu. Eşi Kamil sıvacı ustasıydı. İkisi birlikte düşünüp taşınıp bir karara vardılar. Bahar yeni gelmişti ve onlar kışa kadar yeni bir ev yapmaya karar verdiler.

          Gecekondunun kenarında Kamil’in babasının arsası vardı. Bu arsanın içerisine tahtadan bir kulübe yaptılar. Kulübenin kenarına evdeki eşyaları boşaltıp üzerini örttüler. Kullanacakları kap kaçakları ve yatacakları birkaç yatak yorgan aldılar kulübenin içine.

           İnşaat tüm hızıyla devam ediyordu. Kış gelene kadar evin bitmesi gerekiyordu. Kamil anlaşmış olduğu inşaat ustası ile yapılacak evin plan projesini yaptıktan sonra kullanılacak inşaat malzemelerini aldılar. Evi üç kat olarak planladılar ve üç kat temelini attılar. İnşaat tüm hızıyla devam ediyordu. Çok büyük sefillikler yaşanıldı inşaat sırasında. Emine inşatta çalışan ustaları ve eşini bırakamıyordu. Çocuklarda annelerinden ayrılmıyordu. Bu kulübede çok büyük sefillikler içinde yaşadılar. Ansızın bastıran yaz yağmurları karşısında çok zorluklar yaşıyordular. Yağmur bastırdığında yaşanılan olumsuz durumlar çocukların dayanabilecekleri boyutta olmadığı için Emine çocukları köye babasının yanına göndermek istese de çocuklar anneleri olmadan asla gitmedikleri için bu olumsuzluklar içinde yaşıyorlardı. Bu durumlar karşısında çocuklar sık aralıklarla hasta oluyorlar. Emine o zaman çok zor durumda kalıyordu. Çocuklar hasta bakım istiyor bir türlü köye gitmiyorlardı. İnşatta çalışan işçilere yemek çay vermek zorundaydı onları da bırakamıyordu. Tam bir çaresizlik içinde koşuşturup duruyordu.

           İnşaat tüm hızıyla sürüyordu. İnşaatta beton dökülüp birkaç gün bekleme süresi olduğu zaman Emine çocukları alıp köye annesine gidip birkaç gün dinlenirdi. Geri geldiklerinde aynı çile başlardı. Hava yağmurlu olmadığı zaman günler biraz daha iyi geçerdi. Bu şekilde geçen günlerin ardından üç katlı inşaatın kaba işçiliği bitmiş duruma gelmiş ve taslak olarak inşaat tamamlanmıştı. Sıra inşaatın ince işçiliğine gelmişti. Emine’nin elinde kalan para sadece bir katı bitirmeye yetiyordu. O sebepten dolayı sadece birinci katı bitirmeye karar verdiler. Birinci katın tüm sıva ve diğer işleri bitmiş diğer iki katında sadece tuğlaları örülmüştü.

             Emine ve çocuklar için kulübede geçen günler sona ermişti. Yeni bir yuva sıcaklığı içinde yeni evlerine yerleşmişlerdi. Arsaya yığdıkları mobilya tipi eşyalardan çoğu kullanılmaz hale gelmişti. Emine kullanılmayacak olanları atıp yeni mobilyalar almıştı. Bütün olumsuzluklar geride kalmış bütün aile yeni evlerinin tadını çıkarıyorlardı. Artık onlar için en güzel günlerin başlangıcıydı bu yeni evde oturmak. Eve taşındıkları zaman komşuları ve eş dostları tarafından ziyaret dönemi başlamıştı. Mahalle genelde fakir çevre olduğu için komşular çam sakızı çoban armağanı yeni ev hediyeleri alarak hayırlı olsun demeye geliyorlardı. Artık hayırlı olsun ziyaretlerinde son anlara gelinmişti.

          Bu zamana kadar yaşamış oldukları en kötü dönem artık sona ermiş çocuklar annelerinin yanından ayrılmadan mutlu bir hayat içinde yaşayıp gidiyorlardı. Arada köye gidip birkaç gün kalıyorlardı. Çocuklar annelerinin köyünü de çok seviyordu. Köyde dayılarının çocukları vardı iki tane ve tam dayısının evinin karşısında teyzelerinin evi vardı. Teyzelerininse oynarla emsal üç çocuğu vardı hepsi birlikte oynarlardı. Orada çok güzel zaman geçiriyorlardı. Annelerinden sadece köyde ayrılıp oyuna dalıyorlardı.

          Artık yeni bir dönem başlıyordu onlar için okul zamanı gelmişti. Nazlı okula gidecek yaşa gelmiş ve annesi onu okula yazdırmıştı. Tüm aile için yeni bir heyecan başlamıştı. Nazlıya büyük özenle seçilerek önlük ve diğer okul gereçleri alınmıştı. Büyük bir telaş içinde kitap defter ve kırtasiye malzemeleri alınmıştı. Kitap ve defterleri büyük bir özenle kaplanarak okulun açılacağı gün bekleniyordu.

          Emine:

          -“kızlarım büyüyüp okula başlayacağı zaman gelirse, bir koç alıp kurban edicim “ diye adak adamıştı.

          Okulun açılmasına bir gün kala adak kesilecek koçu aldılar. Artık tüm hazırlıklar yapılmış herkeste bir heyecan vardı. Emine ilk kızını okula gönderme heyecanı içindeydi, Nazlı ilk kez okula gideceği için içi içine sığmıyordu. Gülşen’de sevinçler içinde olan olayların ne olduğunu pek çözemese de oda sevinip duruyordu evdeki bu sevinç seli karşısında.

           Sabah olmuştu, bugün okullar açılıyordu. Emine sabahtan kalkarak Nazlı’yı giyindirdi okula hazırladı. Emine Nazlı’yı hazırlarken Kamil kesilecek olan koçu yandaki arsaya çıkarmış orada hazırlık yapmıştı koçu kesmek için. Kamil evlenmeden önce İstanbul’da kesimhanede çalıştığı için hayvan kesimi yapabiliyordu. Zaman yaklaşmıştı, herkes bahçeye çıkmış koç kesilmişti. Kesilen koçun kanından Nazlı’nın alnına da sürüldü. Sonra annesi Nazlı’yı ve Gülşen’İ yanına alarak okula gittiler.

              Nazlı her çocuk gibi ilk gün annesinden ayrılmak istemedi çok ağladı. Öğretmenler bir müddet annesinin onun yanında kalmasına izin verdiler. Emine ve Gülşen bir iki saat Nazlı’nın yanında durduktan sonra  artık Nazlı’yı da ikna ederek eve döndüler. Gülşen’le annesi eve geldiklerinde ikisinde içinde bir burukluk vardı. Gülşen çok üzülmüştü, yıllardır anne hasreti içinde yaşamış şimdide ablasında ayrı kalmıştı. Artık her gün ablasının yoluna bakacaktı. Gülşen annesine sık sık ağlayarak:

         -“anne ben ablamı özledim.” Derdi, annesi onu kucaklar ikna ederi:

         -“kızım o okula gidiyor, sende okula gidicen ,ikiniz birlikte gidip geleceksiniz.” Dediği zaman Gülşen:

         - “bana ne ben okula gitmeyecem.”derdi.

          Ogün okul bitmiş Nazlı eve dönmüştü. Nazlı’yı annesiyle Gülşen evin balkonunda bekliyordu. Nerdeyse o gün evin balkonundan içeri girmediler gün boyu. Artık buna da alışmışlardı, ilk günlerde biraz zor gelse de sonradan alıştılar. Nazlı başarılı bir öğrenci oldu. Sessizliği, çalışkanlığı ve hanımefendiliği ile tüm öğretmenleri tarafından sevilen örnek bir öğrenci olmuştu.

            Ailenin yaşamı aynı bu şekilde devam ediyordu rutin bir şekilde. Okul zamanı okul koşturması, okul kapandığı zaman hep birlikte direk köye giderlerdi. Köyde Emine annesine tütün işlerinde yardımcı olurdu. Hem de çocuklar köyü çok severlerdi. Yıllar boyunca bu şekilde yaşadılar.

          Bu yaşam koşuşturması sürerken Gülşen’in hiç istemediği günler geldi. Artık onunda okul zamanı gelmişti. Bir koşuşturmaca da onun için başlamış oldu. Gülşen devamlı ağlardı :

       -“ben okula gitmeyecem”  diye. Ama fazlada direnemiyordu. Okul alışverişi yapmaya giderken Gülşen sanki ölüme giderdi. Gerçekte o alışveriş yapmayı çarşıda gezmeyi çok severdi. Ama okul araya girdiği için bu alışverişi sevmedi hiç. Her alışveriş reyonuna isteksiz şekilde zorla giderdi. Her alışverişte ona hiç bir şey beğendiremezlerdi. Neyi gösterseler ağlayarak dudağını büker:

        -“istemem kötü bu,başka bakalım “ diyerek zaman kazanmaya çalışırdı.

         Gülşen istese de istemese de okul alışverişi yapılmıştı. Kitap kırtasiye malzemeleri de alınmış defter ve kitapları kaplanmıştı. Gülşen ne çantasını nede kitap kalemini eline almak istemiyordu.  Devamlı huzursuzluk çıkarıyordu okula gitmemek için. Her ne yapsa da gitmek zorunda olduğunun farkında değildi. Gülşen’e de Nazlı gibi koç alındı. Aynen Nazlı da olduğu gibi evin yanındaki arsada koç kesildi. Kesilen koçtan akan kandan Gülşen’in alnına kan sürülerek okulun yolu tutuldu. Emine için o gün çok zor bir gündü. Gülşen inadına okula gitmemek için direniyordu. Bütün çabalar ve yalvarmalarda Gülşen’e yetmiyordu.

             Bütün ısrar ve zorlamalar sonucu okula varılmıştı. Okulun bahçesine gelindiğinde yol boyu ağlayarak gelen Gülşen okul bahçesinde diğer ağlayan birinci sınıf çocuklarını gördüğü zaman bir anda şaşkınlığından susuverdi. Çünkü o sadece kendini sanıyordu okula gitmek istemeyen, oradaki diğer çocukları görünce şaşırdı. Bir müddet şaşkınlıkla etrafı izledi. Ağlayanları gördü sevinenleri gördü, birçok öğrenci vardı. Zil çaldı bütün öğrenciler sıra oldu, birinci sınıflar sıra olmamıştı ama yinede sıra olacak yerde yığın olmuşlardı. Birinci sınıfların çoğunun yanında anneleri babaları vardı. Diğer sınıflar sıra halinde okulun içerisine girmiş birinci sınıflarsa sona bırakılmıştı. Anne ve babaları yanında olanlar birlikte içeri alındı. Bazı öğrencilerin velileri gidince öğrenciler ağlamadı. Ağlayan öğrencilerin velileri bir süre sınıfta kaldıktan sonra öğrenciler ikna olduktan sonra velileri evlerine gönderildi. Gülşen annesinin elini sıkı sıkı tutup:

          -“ anne sakın gitme, beni burada bırakma anne” diyordu.  Öğretmeninde ısrarları Gülşen’e fayda etmiyordu. Sınıfta veli olarak sadece Emine kalmıştı. Bir türlü çıkamıyordu, Gülşen’e dönerek:

       - “kızım sen otur burada ben bahçede bir sigara içeyim” dedi, Gülşen:

       -“bana ne burada iç” dedi. Emine yalvara yakara onu ikna ederek okulun bahçesine çıktı. Orada birkaç saat bekledi. Teneffüs zili çalınca Gülşen koşarak bahçeye annesinin yanına koştu. Bir iki ders böyle geçtikten sonra Emine eve geldi. Akşam çıkışta hemen okulun bahçesine gelerek paydos zili çalar çalmaz sınıfa girerek Gülşen’i sınıftan aldı. Bu şekilde birkaç gün idare edildi sonrasında arada ablası yanına gelerek Gülşen okula alıştırıldı. Artık annesi okula gidip gelmiyordu.

        Gülşen Okulu buruk bir duygu içinde bitirdi. Her zil çalışında ablasının sınıfa girmesini bekledi. Ablası ilkokulu bitirmiş ortaokula başladığı zaman annesi ve diğer yakınları onu okuldan almaya gelirdi. Gülşen’in okul hayatı pek parlak değildi. Aklı devamlı evde olduğu için okulu pek sevmezdi. Çok çalışkan olmamasına rağmen iyi derecede bitirdi okulunu. O yıl çıkan bir yasaya göre ilkokullar sekiz yıllık temel eğitim olarak değişmişti. Beşinci sınıftan çıkanlar mezun olmuyor altıncı sınıftan devam ederek sekiz yıllık eğitimi bitirmek zorundaydılar. Gülşen bu duruma en çok üzülenler arasındaydı. Devamlı ağlıyor:

       -“ben üç yıl daha okula gidemem” diyordu.

        Daha beşinci sınıftan çıkmamış olmasına rağmen altıncı sınıfa gitmememin planları ve stresi içine girmişti. Okullar kapanmıştı, tüm aile artık büyük bir huzur içinde tatillerini her zamanki gibi dedelerinin köyünde tütün geçiriyorlardı. Köyde bile Gülşen sekiz yıllık eğitim konusu geçtiği zaman için için ağlıyordu. Emine tütün işinde köydekilere yardımcı olurken çocuklar kuzenleri ile doyasıya oynuyor eğleniyorlar. Dayılarının kurmuş olduğu salıncaklarda sallanıyorlardı. Arada da bütün kuzenler kavgaya tutulup çocukça kavgalar içine giriyordu.

         Yaz bitmek üzereydi artık Emine tüm hazırlıklarını yapmış çocuklarla birlikte evlerine dönmüşlerdi. Artık herkes birçok kişi okul alışverişi yapmaya başlamıştı. Okulların açılmasına sayılı günler kalmıştı. Emine de okul alışverişine kısmen başlamıştı. İki kızının da okula gideceği için alışverişi yavaş yapıyordu, zaten okulun açılmasına da birkaç hafta daha vardı. Nazlı’nın alışverişlerinde herhangi bir sıkıntı çıkmıyordu. Gülşen’e sıra geldiğinde her zamanki mızmızcılık başlıyordu. Gülşen ne okul formasını beğeniyor ne de kırtasiye malzemelerini. Emine ona sadece okul formasını ve çantasını almıştı. Bunun yanında ayakkabı çorap gibi ufak tefek alışverişini de yapmış sadece kitap kırtasiye kalmıştı.

         Gülşen hep okula gideceği günü düşünüyordu. Bazen de çocukluk duygularına kapılıp okulu unutup dışarı çıkıp doyasıya oynuyordu. Bir gün dışarıda bisiklet sürerken komşunun merdiven demirliklerine dizini çarpmış dizini kötü şekilde incitmişti. Ama yinede çocukluğun verdiği enerji içinde oyun oynuyordu. Tüm aile yemeklerini yer sofrasında yerlerdi. Gülşen sofraya oturunca dizini büküp rahat oturamazdı. Ayağını komple uzatırdı. Annesi ona bağırırdı:

         -“kızım ayağını uzatma öyle günah, bak bizim gibi yap. Ne oldu dizin mi acıyor” dediği zaman, Gülşen zorlada olsa dizini büker:

          - “ yok, bir şey ya amma da sorun yaptınız. Ben böyle rahat ediyorum.” Derdi. Emine dizine bakardı görünen bir sorun yoktu. Bazen okula gitmemek için naz yaptığını düşünür, bazen de endişelenirdi. Eliyle Gülşen’in dizini yoklardı ama her şey normal olduğu için onun naz yaptığını düşünürdü. Oyun oynarken de onu izlerdi annesi sağ dizini bükmekte ya zorlanıyor ya da bükemiyordu. Emine birkaç gün onu uzaktan takip ediyor ve bazen endişeleniyordu. Gülşen dizi konusunda sinirli tavırlar sergilediği zaman onun naz yaptığını düşünüyordu.

 

 

 

17/7/2009 · Kategori: Hikayelerim

  

 

 

3.BÖLÜM

BİTMEYEN YOL

 

 

             Emine Gülşen’in bu durumundan çok rahatsız oluyordu. Bir gün Gülşen’in de çok sevdiği bir komşuları hastaneye gidiyordu. Bu komşunun çocuklarını Gülşen çok sevdiği için annesinden izin alarak oda hastaneye gitmek istedi. Emine komşusuna giderek Gülşen’i de bir doktora göstermesini istemişti. Gülşen komşu çocuklarıyla oynaya sıçraya hastaneye gitti. Komşu kadın üç çocuğa da ayrı ayrı doktorlardan sıra almıştı. Çocuklar sırayla muayene olmuştu, sıra Gülşen’e gelmişti. Doktor derdini sordu önce komşu kadında söyledi. Doktor muayene ettikten sonra Gülşen’i röntgen filmine sevk ederek röntgen filmini istedi.

            Hep birlikte doktorun vermiş olduğu kâğıtla birlikte röntgen filmi çekinmeye gittiler. Röntgene giderken çocuklar hastane içinde oynayıp sıçrıyorlardı. Komşu kadın röntgenin önüne gelince elindeki kâğıdı oradaki memura verdi. Görevli kâğıdı alarak:

          -“ karşıda bekleyin çağrılınca iki nolu kapıdan girersiniz.” Dedi. Hep beraber karşıda bulunan banklarda güle söyleye sıralarını bekliyorlardı. Onlar sıra beklerken aralıklarla hasta isimleri anons ediliyordu. Onlar otururken beklenen anons geldi.

           -“Gülşen ÇAKAL,  Gülşen ÇAKAL, iki nolu kapıya lütfen! Gülşen ÇAKAL,  Gülşen ÇAKAL, iki nolu kapıya lütfen!” hemen yerlerinden fırlayarak kapının önüne geldiler. Gülşen komşu çocukları muayene olurken fazla bir korku hissetmemesine rağmen kendi röntgen odasına girer girmez korkmaya başladı. Nerdeyse ağlamak üzereydi, bunu gören röntgen görevlisi onun yüzünden korktuğunu anladı:

          - “korkma kızım, sadece dizinden resim çekeceğiz, geç bak korkulacak bir şey yok.” Diyerek Gülşen’i masaya oturtarak dizini açarak iki taraftan röntgen filmini çekti. Bu sırada Gülşen kocaman makinelere bakıyor tüyleri ürperiyordu. Röntgen görevlisi onun dizini masaya koyup kendisi özel bölmeye geçtiği zaman ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Film çekimi bitince görevli özel kabinden çıkarak ona:

          -“bak korkulacak bir şey yokmuş, sadece resim çektik işte, hadi geçmiş olsun, şimdi dışarıda bekle beş on dakika sonra dizinin resmi çıkacak” diyerek Gülşen’in yanağını sıktı, uzun saçlarını okşadı.

         Gülşen odadan dışarı gülerek çıktı, o dışarı çıkar çıkmaz komşunun çocukları koşarak onun yanına geldi:

          -“ne oldu Gülşen acıdı mı.” Diyerek gülüştüler Gülşen gülerek cevap verdi:

          -“yok ya sadece resim çektiler” diyerek güldüğü zaman çocuklar bir an şaşırdılar sonra şaşkınlıkla:

           -“anne hastanede resimcimi var” diyerek sordular. Anneleri nasıl cevap vereceğini bilmediği için:

       -“o başka bir resimci insanın içinin resmini çekiyor” dedi. Yarı şaşkın ve merakla hep birlikte röntgen filminin çıkmasını beklediler. Bir süre sonra sekreter elinde filmle birlikte onları çağırdı. Hep birlikte merakla oraya koştular sekreterden filmi aldılar. Sekreterden uzaklaşana kadar filmi açmadılar, oradan uzaklaşınca zarfın içinde olan filmi açıp baktılar. Tabi ki onlarınki sadece meraktı. Aslında filmde onların anlayacakları bir görüntü yoktu. Şaşkınlıkları daha gitmeden doktorun odasına geldiler.

          Doktorun kapısına geldiklerinde içerde bulunan hastanın çıkmasını beklediler. Hasta çıkar çıkmaz içeri girdiler. Hemşireye filmi verdikten sonra beklemeye başladılar. Doktor hemşireden filmi aldı , filme baktıktan sonra komşu kadına dönerek:

          -“hanım sen neyi oluyorsun bu çocuğun”

          -“komşusuyum doktor bey” dediği zaman doktorun yüzü asık ve sinirli şekilde:

          -“anne babası yok mu? Bu çocuğun”

          -“var doktor bey, ben zaten hastaneye geliyordum, onun için bana kattılar doktor bey” derken komşu kadının sesi titriyordu. Doktor komşu kadına dönerek:

           -“bak kızım annesini babasını bilmem ama bu çocuğun yarın fakülte hastanesine gitmesi lazım. Ben şimdi sevkini yazayım ama mutlaka yarın fakülteye gitsinler.” Dediği zaman komşu kadının yüzünde bir korku oluştu, doktora soru sormaya da korkuyordu. Çekinerek kısık sesle:

           -“neyi var çocuğun doktor bey”, doktor kafasını kaldırarak yüz mimikleri tuhaflaşmış halde:

            -“ neyi olduğu kararını oradaki doktorlar verecek benim şimdi bir şey söylemem çok doğru değil. Ama sakın yarını geçirmeyin.”dedikten sonra Gülşen’e dönerek:

            -“ gel kızım yanıma bakayım,”diye Gülşen’i yanına çağırdı. Önce upuzun saçlarını okşadı sonrada yanağından öperek:

            -“hadi geçmiş olsun.” Diyerek peşlerin uzun süre baktı.

            Doktorun odasından çıktıktan sonra sevk işlemlerini yapmaları gerekiyordu. Bitmeyen birçok işlemler sonunda sevk işlemi sonuçlanmıştı. Son olarak Başhekime imzalatacaklar sonrasında da bir nüshayı evrak kayıta bırakıp gideceklerdi. Başhekimin odasına kapısını vurarak girdiler. Başhekim evrakı imzaladıktan sonra onlara dönerek:

              -“kim Gülşen ÇAKAL” Gülşen yarı korkak yarı sevinçli halde:

              -“ben” diyerek gülümsedi. Başhekim:

              -“geçmiş olsun kızım” dedi ve Gülşen’in yüzüne baktı ve tebessümle gülümsedi.

             Hastaneden çıkıp evin yolunu tutmuşlardı artık. Çocuklar için o gün eğlenceli bir gündü. Simit, şeker, balon görürseler istiyorlardı. Komşu kadında onları kırmadan bazı isteklerini yerine getiriyordu. O gün, komşu kadının çok yorulmasına rağmen çocuklar için oldukça değişik ve eğlenceli bir gün olmuştu. Evlerine gitmek için dolmuşa binmişlerdi. Dolmuşun içinde onlar devamlı kıpırdıyor ve bir birlerine bakarak gülümsüyorlardı. Dolmuştan son durakta inmeleri gerekiyordu. Dolmuş son durağa geldiği zaman onları kim tutardı. Hızla indiler dolmuştan kadın onları zor tutuyordu. Çünkü oranın trafiği oldukça tehlikeliydi. Dolmuş durağının bittiği yerde büyük bir cadde vardı, bu caddede sıklıkla trafik kazası meydana geliyordu. Kadıncağız kan ter içinde zorla onları bir araya toplayarak ellerinden tutup karşı tarafa geçirdi.

            Karşı tarafa geçtikleri zaman artık her şey kontrolünden çıkmıştı, daha bu çocukları kim tutabilirdi ki. Hepsi koşmaya başladı evlerine doğru güle söyleye. Hepsi yarışırcasına koşuyordu, Gülşen’lerin evine yaklaştıkları zaman hep bir ağızdan:

          -“anneeeee,anneee”

          -“Emine yengeee, Emine yengeee” diye bağırarak Gülşen’in evinin kapısına dayandılar. Emine bir telaşla kapıyı açtı, öyle hızlı daldılar ki evin içine. Kimi ayakkabılarını çıkarmayı unutup daldı eve sonra hemen dışarı çıkıp ayakkabılarını apar topar çıkartıyordu. Ayakkabılar karmakarışık fırlıyordu ayaklarından. Çocuklar eve girmişlerdi ama komşu kadın daha geride kalmıştı. Emine çocukları içeri aldı kapıda komşu kadını bekliyordu. Bir zaman sonra komşu kadın geldi, su ter içinde kalmıştı. Kapıya gelir gelmez :

         -“öldüm Emine yenge, çocuklar canımı okudu”

         -“ne dedi doktor çocuklara” diye sordu Emine, komşu kadın çantasından doktorun verdiği kâğıtları çıkarırken:

          -“ bizim çocuklarda bir şey yok, ama doktor Gülşen’e film çektirdi sonrada fakülteye sevk etti, yarın muhakkak bu kağıtlarla birlikte fakülteye gidecekmişsiniz.” diyerek elindeki sevk kağıtlarını Emine’ye verdi. Hep birlikte yemek yediler çay içtiler, sohbet ettiler.  O an onlar için her şey normal seyrinde gidiyordu. Hatta bazen sohbet ederken doktorada kızdıkları oluyordu:

           - “sanki ilaç verse ne olacaktı, yalandan yere şimdi fakültede sürüklen dur, fakültede insan elini verince kolunu alamaz, uğraş dur” diye sitem ettikleri bile oluyordu. Akşam yaklaşmıştı Kamil eve gelmişti. Emine Kamil’i kapıda karşıladı:

          -“ Kamil doktor Gülşen’i fakülteye sevk etmiş”

          -“ bir şey yok ya onda, doktorların işi yok başka” dediği zaman emine kızdı Kamil’e:

         -“ Kamil doktor sevki yazmış yarın muhakkak gitsinler demiş, sen yarın Gülşen’i al git hepimizin gitmesine gerek yok.” Dedikten sonra kısa bir gerginlikten sonra başka bir çare olmadığını anladılar.

         Ertesi gün Gülşen’le babası fakülteye gitmek üzere evden çıktılar. Gülşen önce gitmemek için çok ağlamıştı. Ama çare olmadığını anlayınca babasının ardına koyuldu. İki araç değiştirmişlerdi, Gülşen o tarafları hiç görmemişti. Minibüs Samsun’un Baruthane tarafındaki dönemeci döndükten sonra Gülşen şaşkınlıkla etrafı izlemeye başladı. Çok ilgisini çekmişti, ilk kez görmüştü bu yerleri. Arabadan dışarıyı şakın şaşkın izliyordu, evler daha değişik, bambaşka bir yerdi oralar. Onların oturduğu mahalleye hiç benzemiyordu, denizin kenarında süslü yazlıklar ve villalara karşılık öbür tarafta lüks daireli apartman ve evler. Villaların bahçelerinde rengârenk çiçekler vardı, oraları izleye izleye hastaneye yaklaşmışlardı artık. Fakülte Samsuna yaklaşık yirmi kilometre uzaklıkta dev bir hastaneydi, daha yanına yaklaşmadan kendini hemen gösteriyordu. Bir tepe üzerinde tüm muhteşemliği ile kendini gösteren bir hastane, üzerinde ise çok uzaktan okunabilecek büyüklükte hastaneyi simgeleyen harfler vardı. Gülşen yolculuk yaptığı arabadan ilk kez gördüğü bu yerleri dikkatli bir şekilde izlerken, Samsun-Sinop karayolunun hastaneye yakın bir yerinde bulunan hastane işaretli trafik levhasından sonra, karayolundan saptıktan sonra keskin virajlı bir üst geçit ve akabinde devamlı keskin dönemeçli yamaç bir yol. Üst geçidin üzerine çıkar çıkmaz karşılarına bir bekçi kulesi şeklinde süslü ve hastanenin adı yazılı bir kemer karşımıza çıkmıştı. Arabalar bu dönemeçli keskin virajlı yolu hızlı bir şekilde tırmanırken, insanın içi çok hoş bir şekilde kabarıyordu. Çok güzel oluyordu bu yamaçtan tırmanmak, tırmanma bitmiş hastanenin yanına gelmişlerdi. Gülşen hastaneye baktıkça şaşkınlaşıp adeta aptallaşıyordu. Hiç görmediği büyüklükte ve muhteşem bir yapıydı. Gülşen kaç kat olduğunu saydı önce zorlukla saydı bu karmaşık muhteşem yapıyı.

               Sıkışmış evlerin arasında bir oyun sahası bile olmayan, caddelerin kimi çıkmaz sokak, diğerleri de dapdaracık sokaklardan oluşan bir gecekondu mahallesinde yetiştiği için bu tür yapı ve yerleşim yerleri oldukça ilgisini çekiyordu. Artık o muhteşem yapılı hastanenin içine girmişlerdi. Gülşen şaşkınlıkla etrafı izliyordu. Etrafı izlerken bu yapının nasıl yapıldığını düşünüyor arada da irkiliyor babasının yanına sokuluyordu. Burada tek başına kaldığında kaybolacağını düşünüyordu. Hastane oldukça büyük ve karmaşık bir mimariye sahipti.

             Gülşen babasının yanından bir saniye bile ayrılmıyordu. Babasıyla birlikte sevk işlemlerini bitirdiler. Sevk işlemleri bittikten sonra onları ortopedi polikliniğine yönlendirdiler. Ortopedi polikliniğinin önüne geldiklerinde ellerindeki kâğıtları içeri verdiler ve sıralarının gelmesi için poliklinik önündeki banklara oturdular. Belli bir süre bekledikten sonra onları içeri çağırdılar. İçeri girdiklerinde doktor Gülşen’i muayene ettikten sonra acil olarak birkaç tahlil ve röntgen filmi istedi, onların eline istenilen tetkik kağıtlarını yazarak onları acil bölümüne gönderdi. Hastanenin acil bölümüne gittiler, ellerindeki kâğıtlara acil kaşesi vurdurdular.

             Hastane karışık olduğu için baba kız hastane içinde dönüp duruyordu. Zor bela film ve tahlillerin yapılacağı yerleri yeri hastane içinde bularak film ve tahlilleri yaptırdılar. Röntgen filmini çektirirken Gülşen hiç ağlamadı. Çünkü hastanede çekinmişti biliyordu. Gülşen film çekinim tahlil için laboratuarın kan odasına gidince ağlamaya başladı. Babası onu ikna etti ağlaya sızlaya kolundan kan aldılar. Kan alındıktan sonra artık sonuçların çıkmasını beklediler. Acil kaşeli olduğu için sonuçlar kısa sürede onlara verildi. Sonuçları aldıktan sonra doktorun odasına gittiler.

               Doktorun odasına girdikleri zaman, doktor röntgen filmine ve tahlillere baktıktan sonra Gülşen’i tekrar muayene ettikten sonra babasına dönerek:

            -“kızımıza biyopsi yapmamız gerekiyor, biyopsi sonucuna göre kesin olarak konuşuruz” dediği zaman Kamil:

            -“ neyi var doktor bey.”

            - “ biyopsi sonucunu görmeden şunu var bunu var diyemem, dizinde kitleye benzer bir şey görünüyor, bunu ancak biyopsi sonucunda sonra anlarız. Biyopsiyi acil yaptırman gerekiyor. Biyopsiyi mümkün olduğu kadar hızlandırın.” Dedikten sonra onları biyopsi için gerekli yere yönlendirdi. Gülşen korktuğu için hem ağlıyordu hem de annesini istiyordu ısrarla. Babası onu ikna etmeye çalışsa da Gülşen ısrarla annesini istiyordu. Babası başka çare olmadığını anladı. Gülşen’le birlikte hastanenin giriş katına inerek oradan eve telefon ederek annesini çağırdılar.

            Biyopsi ameliyathanedeydi, ameliyathaneye telefon edildi ve Gülşen’le babası biyopsi olmak üzere ameliyathaneye gittiler. Gülşen o anda çok korkmuştu. Babasından ayrılmamak için babasının eline sıkıca sarılarak ağlamaya başladı:

            -“bana ne annem gelmeden gitmem, annem gelsin” diye ağlayarak tüm ısrarlara rağmen ikna olmuyordu. Doktorlar Gülşen’i babasından ayıramayınca babasını da içeriye alarak onu ikna ettiler. Ameliyathanenin özel bir yerinde biyopsi için ayrılmış yer vardı. Gülşen’in dizi lokal anestezi yapılarak diz kapağından delik açılarak biyopsi yapılmak için parça alındı. Gülşen’in dizi uyuşturulduğu için bir süre denetim altında tutmak için hastaneden salınmamış gözlem odasına alınmıştı.

              Emine Nazlı’yı evde bırakmış kan ter içinde hastaneye gelmişti. Hastane merkeze uzak olduğu için bir saati buluyordu. Emine gelene kadar biyopsi zaten bitmişti. Gülşen annesini gördüğü zaman annesine sarılarak başladı ağlamaya başına gelenlerden dolayı.Birkaç saat sonra dizine yapılan anestezi etkisini kaybetmeye başladığı zaman dizinde acı hissetmeye başladığı zaman daha da çok ağlamaya başladı. Hem ağlıyordu hem de annesine:

            -“anne eve gidelim” diyerek yalvarıyordu. Emine onu öpüyor kucaklıyor:

             -“ gideceğiz şimdi izin vermiyorlar, bak dizine sarmışlar üzerine basma.” Diyordu. Ama Gülşen ısrarla gitmek istiyordu. Orada görevli olan hemşireler Gülşen’e bakıp tebessümle:

             -“ ne kadar sabırsız kızsın sen birazdan gideceksin evine acelen ne” dedikleri zaman Gülşen daha da huysuzluk yapıyordu. Birkaç saat sonra Gülşen’in yanına gelerek kontrol yaptı. Gülşen’i ayağa kaldırıp biraz gezdirdi. Sonrada:

         -“hadi bakalım yaramaz kız, evine gidebilirsin, annesi bunu fazla gezdirmeyin dikkat edin.” Dedi ve Gülşen’in saçlarını okşadı.  Gülşen sevincinden havaya hoplayacaktı, yüzündeki asabilik bir anda neşeye dönüşmüştü, gülümsedi hemen tüm acıların yerini sevinç almıştı. Emine onu bu vaziyette otobüslerde götürmek istemedi. Hastanenin önüne çıktıklarında bir taksi çağırdılar, eve taksiyle geldiler. Eve geldiklerinde Gülşen’in hafiften sancısı olduğu için arada ağlıyordu. Artık biyopsi sonucunu bekliyorlardı, biyopsiyi acil istedikleri için on onbeş gün gibi sürede çıkacaktı. Sonuç için arada arayıp sormalarını söylediler. Onlar biyopsi sonucunu beklerken yaşantıları normal rutin şekilde devam ediyordu. Gülşen’in dizindeki sızlamada gitmiş daha acıma da yoktu.  

             Gülşen’in iki dayısı vardı. Dayılarından birisi bendim belediyede çalışıyordum, diğeri de benim yetim bir yeğenim vardı babası o altı aylıkken ölmüş ve onu ben büyütmüştüm. Yeğenim Manisa Alaşehir de acemi birliğinde yeni askerdi. Ben Samsun Canik Belediyesinde santral odasında fotokopi sorumlusuydum, ayrıca santral memuruna yardımcı oluyordum. Kurumlarda santral memurlarının diğer kurumlarla arası iyi olduğu için, her kurumda birçok tanıdıkları oluyordu. Bir gün arkadaşla muhabbet ediyorduk, Gülşen hakkında. Olumsuz şeyler düşünmüyorduk ama yine içimizde bir kuşku vardı. Santral memuru santral memuru arkadaş bana dönerek bir fikirde bulundu:

           -“Ramazan gel arayalım fakülteyi benim orada tanıdıklarım var” dediği zaman aramaya karar verdiler. Santral memuru telefonla arkadaşını aradı ve durumu kendisine anlattı hastanın adını soyadını söyledi. Oradaki arkadaş durumu öğrenip bize döneceğini söyledi. Santral memuru görme özürlüydü, göz tansiyonundan dolayı bebek yaşta gözlerini kaybetmiş dünyayı hiç görememişti. Gözünde siyah cam ama gözlüğü olduğu için sadece yüzü görünüyordu. Bir süre sonra santral memuruna gelen telefonla konuşurken birden duraksadı yüzü birden kızardı çok kötü bir hal aldı. Gözlüğün alt tarafından yaş sızdığını gördüm. Şaşırdım ve çekinerek sordum:

        -“ne oldu sorun mu var “dedim. Santralde olumsuzluklar çok oluyordu. İnsanı hırsından ağlatıyorlar. Her çeşit vatandaş arıyordu. Onlara biz karşılık vermeyip ikna yoluna giderdik. Ne kadar kaba konuşsalar da biz alttan almak zorundaydık. Çünkü onların verdiği vergilerle biz maaş alıyorduk. Yine böyle bir durum sandım, bir süre konuşmadı sonra bana dönerek:

         -“Ramazan, oradaki arkadaşım bana sordu , arkadaşın Gülşen’in neyi oluyor diye, dayısı dedim, ve bana sana söylememi söyledi, doktorlar münasip dille anlatırlar dedi, ne diyeceğimi bilemiyorum” dediği zaman ben yine bir şey anlamamıştım ne olduğunu sordum ısrarla , çok ısrar ettiğim için söylemek zorunda kaldı ağlayarak söyledi:

          -“Ramazan, Gülşen’in durumu kötü sana söylemememi istediler, Gülşen’de Osteosarkom çıkmış,”

         - “o ne ya ,ne demek”

         -“halk dilinde ilik kanseriymiş yani daha açık olarak çok kötü bir türmüş, bizim anlayacağımız dilde dişi ilik kanseri dedi arkadaş.” Dediği zaman dünyalar başıma yakıldı. Arkadaş devamlı beni teselli edecek sözler ediyordu ama ben onu duymuyordum bile. Arada fotokopi çektirmeye gelen oluyordu. Benim halimi gördükleri zaman hiçbir şey konuşmadan fotokopilerini çektirip gidiyordu. O günde aksilikler olacak ya Manisa da yeğenin bulunduğu beş bin kişilik kışlada zehirlenme olayı olmuş, Manisa adeta felç olmuş. Ölü olmadığı için ben artık orayı düşünmez haldeydim. Tam o sırada bir telefon geldi bana,telefon Emine ablamdandı:

          -” Ramazan İlhan’ın olduğu yerde zehirlenme olmuş arasana ona bir şey olmuş mu?” diyerek bir soluk ağlayası burnunda panikli şekilde konuşuyordu. Ben o anda ne yapacağımı bilmez durumdaydın sert şekilde cevap verdim elimde olmadan:

          -“bırak sen İlhan’ı sen kendini düşün ölen ölür kalan sağ bizim” dediğim zaman ablam çok kızdı. Artık başımın etini yemeye başladı ne oldu diye, telefon susmadı devamlı aradı, akşam eve gidince:

          -“ niye öyle dedin o bizim yetimimiz, kendi oğlun olsa koşardın, seni böyle bilmezdim,” diye sitemlerde bulunuyordu:

          -“ abla tabi bizim yetimimiz o anda biriyle kavga etmiştim sen ona rastladın, ben zaten oraya gitmeden durmam “dedim. Ablama bir şey anlaştırmadan onu yatıştırdım. Ertesi gün bilet alıp Manisa’ya gittim yeğeni görmeye, yeğen çok hafif atlatmış onu görüp geri geldim. Emine ve eşi halen bir sonuç alamamıştı.

           Babası bir gün biyopsi sonucunu sormak için hastaneye gitmişti. Sonuçlar doktordaydı, doktor Gülşen’i istedi babasından. Babasına o kadar ince detayları anlatmadan:

            -“ siz babası oluyorsunuz, size anlatmam lazım, kızımızın dizinde bir tümör var. Bununda alınması lazım, kolay bir ameliyat olmayacak, kızımızı yatıracağız heyet kurup birlikte karar alacağız, siz sevk işlemi yapın en kısa zamanda kızımızın yatışını yapalım. Teşhisimiz oldukça erken, kızımız bu durumdan karlı çıkacak ama siz bir an önce yatışını yapın, ben şimdi sana bazı raporlar vericem bunlarla sevk hızlanır, mümkünse yarın yatıralım.”dediği zaman Kamil şok oldu. Kamil daha doktora tek kelime bile diyecek halde değildi konuşmadan tamam dercesine eline kâğıtları doktordan aldı.  Kamil neye uğradığını anlamadı şaşkın halde elindeki kâğıtları onay yaptırdı. Kamil fakülteden çıkıp sigorta hastanesinde sevk işlemi yaptırmak için yola konmuştu. Yolda giderken hala doktorun sözleri kulaklarında çınlıyordu. Arada gözlerinden yaş çıkıyor bir türlü kendine gelemiyordu.

       Kamil yaşadığı bu olumsuzluklara rağmen sigorta hastanesine gitmiş Gülşen’in sevk işlemlerini yapıyordu. Sevk işlemlerini yaparken adeta sarhoş gibiydi. Nereye gittiğini bile bilmiyordu. Şaşkınlığından dolayı bazen yanlış yerlere girdiği bile oluyordu. Bazen kendisi buluyordu gideceği yeri bazen de onun şaşkınlığını görenler doğru yerleri gösteriyordu. Kamil tüm bu şaşkınlık içinde sevk işlemini bitirmişti. Sigorta hastanesinden çıktıktan sonra karşıda bulunan çay ocağına girerek orada bir süre oturdu. Eve gitmek bile istemiyordu. Çaycının çay teklifini bile duyamıyordu, derin derin düşünceler içindeydi. Orada bir müddet oturduktan sonra artık evin yolunu tutmuştu. Evdekilerin hastaneye yatılacağından henüz haberleri bile yoktu.

 

 

 

17/7/2009 · Kategori: Hikayelerim

  

 

 

4.BÖLÜM

SOL DİZ OPEROSYONU

 

             Kamil eve gelmişti, hiçbir şey konuşmadan direk yatak odasına gitti. Orada suskun halde oturuyordu. Onun bu halinde gariplik sezen Emine yanına giderek:

       - “ Kamil ne oldu, suratın beş karış”

       - “ Emine Gülşen çok hasta” dedi sonra bir zaman durakladı gözlerinde yaş birikintisi oluşuyordu. Kızlar oturma odasında olduğu için annesiyle babalarını görememişlerdi. Kamil bir süre durakladıktan sonra devam etti:

      -“ Gülşen’in dizinde tümör varmış acilen ameliyat olması gerekiyormuş, doktor teşhisimiz erken dedi, zaman kaybetmeye gelmez, yarın hemen yatırın dedi” dediği zaman Emine de suskunlaştı. Yalan konuşuyorsun dercesine Kamil’in yüzüne baktıktan sonra kendisini tuvalete kilitledi orada uzun zaman ağladıktan sonra dışarı çıkıp Kamil’in yanına gitti.

       Emine eşiyle odada sessizce birbirlerine bile bakmadan oturuyorlarken kızların hiçbir şeyden haberleri yoktu. İki kardeş birlikte televizyon izliyordu. Emine eşiyle uzun süre yalnız kaldıktan sonra odaya çocuklar geldi. Çocukların odaya girmesi ile oradaki sessizlik bozuldu. Bir şey yokmuş gibi hep birlikte oturma odasına geçtiler. Emine yemek hazırladı, yemeklerini yediler çay içtiler. Yarın hastaneye gidilecek ve onlar daha çocuklara bu durumu söyleyememişlerdi. Emine bir süre sonra valiz hazırlamaya başlamıştı. Kızlar annesinin bu hazırlığını anlayamamışlardı. Babasıyla annesinin odadaki sessiz anlarından dolayı olumsuzluk olduğunu anlıyorlardı ama bir şeyde sormuyorlardı. Nazlı dayanamadı:

         -“ anne ne bu hazırlık, babamla odada konuşmadan durdunuz şimdide valiz hazırlıyon, yolculuk varmış gibi.” Dedi. Emine üzülerek ağlamamak için kendini tutarak zorla cevapladı:

         -“Nazlı biz yarın fakülteye gideceğiz. Gülşen’i yatıracaklarmış, yeniden tahlil film çekeceklermiş birkaç gün kalacağız orada.” Dedi. Nazlı şaşırdı bir an, yüzünde bir solgunluk oluştu, gözlerinden çıkacak olan yaşları çıkarmamak için kendini sıkıyordu. Gülşen onları dinlerken şaşırmış ve beklemediği bir olay başına gelmişti. Gülşen’in büyük çok güzel gözleri vardı. O anda gözlerini daha da büyüterek suratını astı. Şaka sandı ilk önce, çocukça yaşından dolayı bazı şeylerin ciddiyetini anlayamıyordu. Gülşen bir süre sonra işin ciddiyetini tamamen kavradıktan sonra hırçınlaşmaya başladı:

          -“yok, bende bir şey, hasta değilim ben gitmem hastaneye filan” diyerek ağlamaya başladı. O akşam çok zor bütün aile için. Gülşen devamlı ağlıyor gitmemekte direniyor, tüm herkes onu ikna etmek için yalvarıyorlardı. Gülşen artık bir çaresizlik içine düşmüştü. Ne yaparsa yapsın gitmek zorunda olduğunu anladı, başka bir çaresi de olmadığını anladı. Emine tüm hazırlıkları yapmıştı, gece geç vakide kadar yatmadılar. Kamil Emine’ye tam olarak hastalığı anlatmıyordu, kendi kendine üzülüp ağlıyordu. Öbür taraftan Emine’de bir tedirginlik ve bilinmedik bir heyecan vardı. Emine’nin içine kendisinin de bilmediği bir acı düşmüştü.  Atık tüm aile yatağa yatmış stresler içinde uykuya dalmışlardı.

          Sabah erkenden kalktılar, Emine kahvaltı hazırlamış çay demlemişti. Gülşen bir türlü gitmek istemediği için yataktan kalkar kalmaz ağlamaya başlamıştı. Nazlı ağlamamak için direniyordu, ailenin ömürleri boyunca yapmış oldukları en kötü kahvaltıydı bu sabahki kahvaltı. Nazlı evde tek kalacaktı en büyük zorluk onu bekliyordu. Artık yola çıkma zamanı gelmişti, valizlerini ellerine aldılar yola çıkmaya hazırlandılar. Nazlı evde kalacağı için Emine en çok ona üzülüyordu. O daha çocuktu, ilgiye sevgiye ihtiyacı olacağı sırada evde tek başına kalacaktı. Zaten tüm çocukluk dönemleri yalnız geçmişti. Emine Nazlı’yı sıkı sıkı tembihliyordu, yapacaklarını yapmayacaklarını anlatıyordu. Nazlı ise annesini akıllı bir şekilde dinliyor konuşmada zorlandığı için yüzü asık gözleri buğulu şekilde sadece:

            -“tamam, anne, tamam,” diye cevap veriyordu. Gülşen çoktan yola çıkmıştı hem ağlıyor hem de başı önde yolda gidiyordu, onu görenler:

           -“Gülşen nereye gidiyon “ dediklerini bile duymuyor, sinirli adımlarla yoluna devam ediyordu. Gülşen’i yolda yakalamıştı annesiyle babası. Hep beraber fakülte yoluna koyuldular. Gülşen fakülteye giden arabaya bindiklerinde cam kenarına oturmuştu. Bu yolda ikinci gidişi idi, ilk seferde görmediği bu yolları zevk içinde izlerken bu sefer sadece camdan dışarı anlamsız olarak bakıyordu. Dışarı bakmasına rağmen baktığını görmüyordu. Ağlıyordu devamlı içinden, bazen yaşlar gözlerinden iki çizgi halinde çenesinde birleşip yere damlıyordu.

            Hastane gelen yol bitmişti, hastane durağına geldiklerinde hep birlikte indiler minibüsten. Hep birlikte hastanenin içine girdiklerinde Gülşen halen ağlıyordu. Gerekli kayıtları yaptıktan sonra Gülşen yatacağı koğuşa götürüldü yetkili hasta bakıcı tarafından. Gülşen etrafındaki hasta çocuklara baktıkça kendini biraz daha iyi hissetmeye başlamıştı. Gülşen etrafındaki çocuklara baktıkça üzülüyordu, öte yandan onu gören hasta yakınları ve hastalar daha bir garip bakıyordu. Aralarına bir kader arkadaşı daha gelmişti. Uzun bir tanışma faslı başlamıştı. Gülşen’in koğuşu diğer koğuşlardan gelen hasta ve yakınlarının ziyaretçi akınına uğramıştı. Öte yandan Gülşen’den hem kan alınıyor ilaç serum veriliyordu.

               Bir gurup doktor topluluğu geldi yanına Gülşen’e açılan ve başucunda durmakta olan dosyayı inceleyip konuşmaya başladılar. Aralarından biri Gülşen’e yaklaşarak saçlarını okşayarak:

           -“kızımız çok güzel bir kız , şu tatlılığa bakın , adın ne bakim”

           -“Gülşen…”

           -“soyadın yokmu Gülşen”

           -“ Çakal “ dedi titrek ağlamaklı sesle.

           -“korkma kızım, korkacak bir şey yok, artık seni iyi edene kadar bizim misafirimsiniz, artık senin bir babanda ailende biziz” dedi doktor. Sonrada yüzünden öperek odadan ayrıldı.

           Doktorlar uzun toplantılar sonunda tahlil ve filmler sonucunda Gülşen’i ameliyat etmeye karar verdiler. Çoğunluğu Onkoloji ve Ortopediden oluşan bir gurup heyet Gülşen’in yanına gelerek toplantı sonucunu aileye açıklamak istediler. Heyet odadan Emine’yi alarak doktor odasına geçtiler. Durumu ona anlattı doktor:

          - “ bak kızımızın dizinde bir kitle var, bunun alınması gerekiyor. Erken teşhisten dolayı kızımız oldukça şanslı,  biz tüm ameliyat hazırlıklarını ve ne yapacağımızı Onkoloji uzman ve hocamızla birlikte karara bağladık, kızımızın dizindeki kitlenin alınması kaçınılmaz ama kitleyi alırken oraya bir protez takmak zorundayız. Protez siparişimiz acil olarak yapıldı, protez gelir gelmez ameliyat gerçekleşecek, bu arada babasına biz gerekenleri söyledik, kolay ameliyat olmayacak, kızımızın psikolojik olarak bunu kabullenmesi için elimizden geleni beraber yapacağız.” Dediği zaman Emine ağlamaklı oldu:

              -“doktor kızım size emanet, başka çaresi yoksa yapacak bir şey yok, yeter ki kızımız kurtulsun”

               -“ kızınız yok hastaların hepsi bizim kızımız, geç kalınmış olsaydı, kızımızın bacağı hep kesilebilirdi, biz kızımızın hem bacağını yerinde tutacağız hem de yaşamasını sağlayacağız, size düşen metanettir. En büyük görev size düşüyor. Buradaki hasta ve yakınlarını gördünüz, hastalık kolay bir hastalık değil. Siz kızımızın moralini yerinde tutun, onun şu anda en çok buna ihtiyacı var. Kızımıza biz durumu psikoloji uzmanlarımızla birlikte anlatacağız” dedi. Emine çok üzgün bir durumda oradan ayrılarak Gülşen’in yanına gitti, artık iyice anlamıştı başına gelecek olanları. Kendilerinin ne kadar zor günler beklediğini kabullenmişti.

              Emine artık hastane ortamına ayak uydurmaya başlamıştı. Kendi koğuşundaki herkesle tanışmıştı artık. Her hastanın yanına gidiyor o çocukları seviyor ve yanındaki anneleriyle konuşuyordu. Gülşen daha yeni olduğu için diğer hastaların durumunu kendi kızına yakıştıramıyordu. Bazı bir araya geldiklerinde diğer hasta sahipleri arada kanser terimini kullansalar da Emine asla kanser demiyordu:

              - “Gülşen’in dizinde kitle var bizimki o kadar kötü değil, erken teşhis bizimki” diyordu. Tüm hastalar bir aile gibiydi orada, Gülşen ve Emine’de kısa sürede kaynaştılar bu aile içine. Artık tüm sıkıntı ve dertlerini birlikte paylaşıyordular. Bir mahalle gibi olmuştular, akşam olduğu zaman hastanenin tüm ışıkları yanardı, ardından akşam yemekleri dağıtılır herkes yemeğini yedikten sonra odada birbirlerini ziyaret eder geç saatlere kadar sohbet ederdi. Herkes bir birini teselli eder, çay demler birbirlerine çaya giderdi. Ayağa kalkabilecek durumda olan hasta çocuklar eline aldıkları oyuncaklarıyla birlikte diğer hastaların yanına gide oyun oynarlardı. Oyun sohbet derken artık yavaş tüm odaların ışıkları birer birer sönerek uykuya daldı bütün hastane.

              Emine Gülşen’in yanında bulunan kanepede kıvrılarak uyumuştu. Gece geç saate uyanıp Gülşen’e baktı ve onun yanında yatarak uykuya dalmıştı. Sabah hastanenin içinde çıkan yemek servis arabasının sesiyle uyandılar. Kahvaltılarını aldılar, dağıtılan kahvaltılarını yerken bir yandan da herkes çay demlerdi. Emine henüz demlik getirmemişti o yüzden diğer koğuştaki kadınlar onların yanına gelerek çay içtiler kahvaltı sonunda. Kahvaltı bitmeden herkes birbirine aç kalan var mı diye sorar dolaşır ikram yapıyordu. Yemekler yenmiş çaylar içilmişti sıra ilaç zamanıydı. Servis hemşireleri ellerinde ilaç arabaları ile tüm hastaların ilaçlarını verdiler. Serumu bitenlere serum takıldı, iğne yapılması gerekenlere iğneleri yapıldı. Bu süre hasta çocuklar tarafından sevilmeyen en kötü zamandı. Koğuşlarda bu zamanda bir bağrışma süre gider. Bazen hastalar hemşirelere bağırır bazen de hemşireler hastalara. Ama o serviste çalışan hemşireler çocukları çok iyi anladıkları için tatlı dille bağırır, hasta çocuklara dokunmazdı, aynen anne çocuk edasında bağrışırlardı.

              İlaç zamanı da geçmişti, hemşireler son kez dolaşmıştı servisi. Birazdan viziteye çıkacaktı doktorlar. Saat sabahın dokuzuydu, her zamanki gibi koğuşun kapısından doktorlar sırayla vizite dolaşmaya başladılar. Doktorlar vizite dolaşırken çocukları muayene ediyor, gerekenlerden tahlil ve film istiyorlardı. Gülşen’e gelmişti sıra, yanına gelerek:

          -“ günaydın güzel kız, nasılsın bakalım, keyifler nasıl?”diyerek lafa girdi doktor. Gülşen şaşkınlığından yarı korkulu gülümseyerek:

          -“iyiyim, ne zaman çıkacağım buradan” dedi hemen,

          - “maşallah bizleri sevmedin sanırım, kaçmaya niyetlisin sanırım, ne bu acele ,yoksa sevmedin mi bizi” diyerek okşadı yüzünü:

         - “senin yanına tekrar geleceğim bakalım bizi neden sevmedin, öbür hastaları bir dolaşıp geliyorum” diyerek odadan ayrıldılar. Doktorlar tüm koğuşu dolaştıktan sonra geri geçerken Emine’yi dışarı çağırdılar, doktor odasında hoca bekliyordu, Emine içeri girdiği zaman doktor:

          -“ gel, otur şöyle, protez yarın geliyor öbür gün Gülşen’i ameliyata alacağız, fazla geciktirmeye gerek yok, bu arada ben birazdan onun yanına psikologla gelip konuşacağım, biliyorum sizin içinde çok zor” diyerek ondan sabırlı olup kendilerine güvenmelerini istedi.

         Emine Gülşen’in yanına geçerek onunla konuşuyor gülüyor oynuyordu. Arada da ona ufaktan dokunduruyordu ameliyatı yarı şaka şeklinde. Bir süre sonra doktor yanında bir gurupla geldi, aralarında psikolog ve onkoloji uzmanları da vardı. Gülşen’le uzun süre sohbet ettiler, Gülşen onları fazla zorlamadı. Zaten annesi sayesinde yarı şaka kabullenmişti, yaşının küçük olması nedeniyle pekte anlamıyordu. Tek istediği ne olacaksa olsunda evine gitmek düşüncesindeydi. Artık doktorlarla sohbet bitmiş her şeyde anlaşılmıştı. Babasını istedi doktorlar ameliyat için gereken kanın temini için. Gülşen’in kanı zor bulunan O Rh – guruptu. Çok nadir bulunduğu için ameliyat öncesi hazırlanması gerekiyordu. 

           Kamil doktorla görüşmüş ve gereken kan temini için kan aramaya çıkmıştı. Doktorların dediği kanı temin etmiş her şey hazırlanmıştı. Artık ameliyata bir gün kalmıştı. Gülşen yarın ameliyat olacaktı, hemşireler onu ameliyata hazırlıyordu artık hazırlıklar bitmiş ana kız yatağa yatmıştı.

                   Emine için çok zor bir gün başlamıştı, sabah daha olmadan uyanmıştı. İçinde garip bir duyguyla ağlamakla ağlamamak arasında gidip geliyordu. Bir süre sonra Gülşen’de uyanmıştı. Sabah kahvaltısı için koğuş curcuna gibiydi, onlar yemek yemediler. Bir süre sonra ameliyat haneden bir görevli sedyeyle odaya girdi. Gülşen’i ameliyata hazırlamak için ameliyat giysisi getirmişti. Gülşen ameliyat hane giysisini giydi giymesine de bir türlü iç çamaşırlarını çıkarmak istemiyordu. Gülşen zor ikna oldu bütün yalvarmalara karşı. Artık yatağında oturuyordu sessizce ameliyat elbisesiyle. Ameliyata çağrılmasını bekliyordu. Babası Nazlı’yı getirmişti, Nazlı onu görmek istemişti, içeriye aldılar iki kardeş bir birlerine sarılarak görüştüler. Emine moralleri düzeltmek için içi kan ağlasa da onları güldürmeye çalışıyordu. Diğer koğuştan çocuklar ve hasta yakınları Gülşen’i teselli etmeye geliyor ona oyuncaklar getiriyorlardı. Bir süre sonra beklenen an geldi, görevli odaya girerek:

            -“ Gülşen, ameliyat haneden çağırdılar gidiyoruz, hadi gel şöyle yat bakalım sedyeye, seni süreyim.” Dedi Gülşen’i sedyeye yatırdı. Sedye hareket eder etmez Gülşen naralar atmaya başladı:

          -“ anne bırakma beni, anne beni bırakma, aba bırakmayın beni” diye bağırdıkça görevli daha hızlı gidiyordu. Bütün hastane bu sesle çınlıyordu. Geriden Nazlı ve Emine koşuyor koşarken:

           -“korkma Gülşen bizde geliyoruz.” Diyerek sedyenin peşinden koşuyorlardı. Asansöre geldiklerinde görevli asansör beklerken Nazlı orada Gülşen’in yanında kaldı. Emine asansöre binemiyordu, asansör korkusu vardı. Onlar asansör beklerken o koşarak merdivenlerden aşağıya indi. O kadar hızlı koşuyordu ki merdivenleri imkânsız denecek hızda altı kat merdivenleri indi.  Emine merdivenleri inmiş soluk soluğa kalmıştı. Onlar daha aşağıya inmemişti. Emine ayakta duramıyordu, asansörün önüne çömelerek onların gelmesini bekledi. Asansör daha inmeden Gülşen’in sesini duydu Emine, hemen kalkarak kapıya yöneldi. Asansör inip kapı açılıp açılmaz Gülşen annesi görür görmez:

          -“ anne Allah aşkına beni bırakmayın ne olursunuz” diye bağırırken Emine onun elini tuttu. Hasta bakıcı da arabayı daha yavaş sürdü. Gülşen’in yalvarmaları bitmiyordu, artık ameliyathane yazısı görünmüş ve önüne gelinmişti. Ameliyathane kapısında hastabakıcı arabayı durdurdu:

         -“ tamam Gülşen annenler buradan içeri giremez, görüşün ve ayrılın” dedi. Emine sıkıca kucakladı ağlamamak için kendini sıktı. Nazlı ve babası da görüştükten sonra araba hareket ederek ameliyathaneye girdi. Fakültenin ameliyathanesi çok büyük olduğu için, açılan bir kapının ardında uzun bir koridor vardı. Koridorun sonunda asıl ameliyathane bölümüne hastaların alındığı bölme vardı. Ameliyathanenin girişinde de bekleme salonu bulunuyordu. Hasta sahipleri burada bekliyor, ameliyathanenin dış kapısı açılıp o uzun koridor görünürdü. Gülşen daha bu kapıdan girer girmez, o uzun koridor sonuna gidene kadar sürgülü otomatik kapı da kapanmamış. Gülşen arabadan kafasını geri bayıp annesine ablasına bağırıyordu. Artık kapı kapanmış, Gülşen ve ailesi ile bağlantı kesilmişti. Saat sekiz civarıydı ameliyata alınalı. Artık tüm aile bekleme salonuna geçmiş orada bitmez zamanın bitmesini bekliyorlardı.

              Emine ve Nazlı bekleme salonunda dualar ediyorlardı. Artık ağlamak için kendini tutmuyorlardı. Oturmuş dua ediyor kuran okuyorlardı arada da ağlıyorlardı. Saat bir saat filan geçmişti ki kapıdan çıkan görevli:

              -“Gülşen ÇAKAL’ın sahibi” diye çağırarak kapıda beklerken üçü birlikte kapıya koştular. Görevlinin elinde bir kutu içinde kemikler vardı. Kutuyu Kamil’e uzatarak:

              -“bunu acil patolojiye getir” dediği zaman herkesin başı döndü kutudaki kemik parçalarını görünce. Kamil hemen patolojiye gitmiş tahlil sonucunu bekliyordu. Emine artık baygınlık geçirecek derecede bekleme salonunda bir oturuyor bir kalkıyordu. Nazlı ameliyathanenin kapısından artık ayrılmıyordu. Kamil tahlil sonucunu alıp koşarak ameliyathanenin önüne gelip oradaki zile basmış dışarı çıkan görevliye sonucu vermişti. Aradan çok bir zaman geçmeden görevli tekrar kapıya gelerek yine aynı sesle seslendi:

           -“Gülşen ÇAKAL” diyerek kapıda elindeki kutu içinde yine kemikler vardı. Kutuyu Kamil’e uzatarak:

           -“ buda aynı yere” dediği zaman tüm aile ardı ardına gelen kemikler karşısında şok oluyorlardı. Kamil hemen koşarak patolojiye gitmiş Nazlı kapıdan ayrılmıyordu. Ameliyathanenin kapısı her açıldığında içi titriyordu. Yukardan koğuşta herkesle kısa sürede kaynaşmış olduklarından servisten hasta sahipleri onların yanına gelmiş onlara destek veriyor birlikte dualar ediyorlardı. Kamil tekrar sonucu oradaki görevliye vermiş Emine’nin yanına gitmiş Nazlı kapıda bekliyordu. Saat iyice ilerlemişti nerdeyse öğlen olmuştu, herkes Gülşen’in çıkmasını beklerken kapıdan görevli belirdi. Görevli artık seslenmiyordu. Onları tanımıştı artık hemen elindeki kutuyu Kamil’e uzatarak:

            -“ bunu da oraya” artık şaşkınlıklarının yerini umutsuzluk almıştı. Kamil tekrar patolojiye gitmişti. Biraz zaman geçmişti Kamil daha sonucu getirmemişti. Kapıda görevli belirdi Nazlı’ya yönelerek:

            -“ babanı bul aşağıdan hastaya acil kan lazımmış, kan bankasından hemen kan alın kanaması varmış hastanın” dediği zaman Nazlı koşarak babasının yanına indi:

            -“ baba Gülşen’in kanaması varmış acil kan lazımmış” dedi. Kamil koşarak fakültenin kan bankasına gitti. Orada sadece bir ünite 0 Rh – kan vardı. Kamile bu kanı verdiler ve:

            -“ sen dışarıdan kan ara burada daha kan yok, hastaya belki kan lazım olursa zor durum yaşarız” dedi. Kamil eline aldığı bir ünite kanı görevliye vererek:

             -“ orada bu kandan başka yokmuş, ben dışarıdan kan bulacağım” dedi. Kamil telefonla tanıdıklarına haber vererek kan bulmalarını istedi acil olarak kendiside hastane kantininde kan aramaya başlamıştı. Bulunması zor bir kandı, bana telefon ettiler, belediyede iki arkadaşta bu kandan vardı onlarda kan veremiyordu. Belediyede merkezde görevli arkadaşım vardı Kemal diye, onun abisi minibüs şoförüydü. Beni raya çağırdılar tüm şoförlerin kaydına baktık ama bu kandan yoktu. Bir koşuşturma başladı, arkadaşın abisi hattan çıkmış beraber kan arıyorduk. Tüm görüşmeler sonunda bir tane İlkadım Belediyesinde bir kişi bulduk, bir tanede çok uzak bir köy olan Tekkeköy ün Gökçe köyünde bir kişide bulduk. Arkadaşın abisi arabasıyla hem Gökçe köyüne giderek o arkadaşı aldı dönüşte de diğer kişiyi alarak fakülteye gittik. Biz kan bankasında kan verirken yukarıda ameliyat devam ediyordu. Artık patolojiye kemik taşıma olayı da devam ediyordu. O arkadaşlar kan verip çıktıktan sonra yanlarına gittim:

           -“abi yemek söyleyeyim size “dediğim zaman kızdılar:

            -“ Önemli olan hastanız, Allah acil şifalar versin, yapacağımız başka şey varsa yapalım “dediler. Çıkarken telefonlarını bıraktılar ileride lazım olursa kan veririz dediler. Adamlara teşekkür ettikten sonra şoföre döndüm:

            -“ abi çok yer gezdik hakkın çok, araba parasını vereyim işini bıraktın” dediğim zaman:

         -“ hastalık kötüdür, insanlık burada lazım buda benden yeğnimize bir katkımız olsun” diyerek para istemedi. Gerçekten yaptıkları iyilik çok büyüktü. Ameliyat zamanın ilerlemesine karşın devam ediyordu. Ameliyat başlayalı yaklaşık sekiz saat olmuştu. Artık kapıdan çıkan filan yoktu. Kapı her açılışında herkes kapıya koşuyor bazen diğer ameliyattan çıkan doktorlar çıkıyor bazen de uzun koridorun uzun ucundan gelen sedyeye koşuyorlardı. Ama gelen hastaya baktıklarında gelen hasta onların hastası olmadığını görüyorlardı.

           Dokuz saat olmuştu ameliyat başlayalı. Herkeste heyecanlı bir bekleyiş vardı, zaman ilerlediği için yukarıdaki koğuşta da tedirginlik başlamıştı. Oradaki hasta sahipleri daha sık iniyorlardı onların yanına durum sormak için.  Herkes bir telaş ve sabırsızlık içinde ameliyathanenin kapısında bekliyordu. Artık herkeste bir şaşkınlık vardı, bu şaşkınlıkları yüzünden günün tüm yorgunluklarını bile hissetmiyorlardı.

           Aradan biraz daha zaman geçmiş, ameliyathanenin kapısı açılmıştı. Hep birlikte kapıya koştular, kapıdan Gülşen’i ameliyat eden doktorlar çıkmıştı. Onları kapıda görünce diğer doktorlar gitti ortopedi ile onkoloji doktoru orada kaldı. Ortopedi doktoru açıklama yapmıştı:

              -“ hepimize geçmiş olsun, başarılı zor bir ameliyat oldu, her şey çok güzel geçti, arada sorunlar oldu, kan kaybı oldu, bir ara bacağı kesmek zorunda bile kaldık. Ama kızımız için ölüm olacağını düşündük, sonuna kadar şansımızı denedik. Şu anda kızımız dinlenme odasında durumu çok iyi birazdan oda çıkar.” Diyerek omuzlarına dokunarak gitti.

             Bütün aile rahatlamıştı, artık kapıda Gülşen’in çıkmasını bekliyorlardı. Yarım saat kadar süren bu bekleyiş onlar için sanki bir yıl gibi bitmek bilmedi. Devamlı kapının önünde duruyorlardı, kapı açılınca hemen ileriye bakıyorlardı. Bir ara kapı açıldı hep beraber kapıdan içeri baktılar. Koridorun sonunda bir sedyeye hasta konuluyordu. Hepsi beraber:

              -“ tamam Gülşen bu “dediler. Sedye hareket etmiş onlara doğru yaklaşınca içindeki hasta daha netleşiyordu. Sedye kapıya geldiğinde hepsi koştular oraya gelen Gülşen’di. Gülşen titriyor dişleri birbirine vuruyordu, dudakları da morarmıştı. Tam olarak ayılmamıştı annesine sesleniyordu:

            -“ anneciğim su, anne bir damla su “ derken titriyordu. Su yasaktı, kesinlikle su verilmeyecekti. Sedyeyi süren hasta bakıcı Kamil’e:

             -“ burada bekle sen film verecekler onları koğuşa getirirsin” diyerek harekete geçti. Gülşen hala yalvarıyordu su için, sedye asansörün önüne geldiğinde Emine koşarak merdivenlerden tırmandı yukarıda bekledi asansörün gelmesini. Gülşen yukarıya çıkmış asansörden çıkar çıkmaz annesine yalvarmaya devam etti. Emine onun elini tutarak koğuştaki odalarına geldiler. Yavaş şekilde onu yatağına yerleştirdiler. Halen su diye yalvarıyordu, Emine bez ıslatarak Gülşen’in dudaklarına sürerken adeta bezi emmek istiyordu. Bir süre sonra ağrısı başladı, narkozun etkisi geçiyordu. Hemşireler odaya girip çıkıp ona bakıp gereken ilaçları veriyorlardı. Kamil filmlerini almış yukarı çıkmıştı. Bir süre sonra doktor geldi Gülşen’i muayene ederek filme baktı:

              - “ çok güzel, sorun yok, biraz acın olacak bu akşam “ dedi. O gece onlar için çok zor geçti. Gülşen sabah geç zamana kadar hem ağrısından sızlanıyordu hem de devamlı su istiyordu. Zor geçen gecenin ardından sabah olmuştu. Bütün hastane uyanmaya başlamış sabah yemek servisi gelmiş yemekler dağıtılıyordu. Gülşen artık o kadar fazla acı hissetmiyordu. Ayağı sarılıydı boydan boya, çok merak ediyordu ayağına yapılanları. Yemeklerini yediler, sonrasında ilaçlar verildi. Vizite başlamadan doktor Gülşen’in yanına gelmiş durumunu kontrol etmişti. Her şey beklediklerinden daha iyi gitmişti. Doktor sevincini onlarla da paylaştı:

          -“ dünde söylemiştim ameliyatımız çok zor geçti, kızımızın bacağı az kalsın orada olmayacaktı” diyerek Gülşen’e protezin boyutundan fazla bahsetmedi. Bunu ona alıştırarak söylemek gerekiyordu. Kısa bir sohbetin ardından doktor viziteye çıkmak için odadan ayrıldı. Bir süre sonra doktor ekibiyle birlikte serviste sırayla hastaları dolaştı. Vizite bittikten sonra koğuşta Gülşen’e ziyaretler başladı, kimi sade bir geçmiş olsunla teselli verdiler. Kimisi de çam sakızı çoban armağanı hediyelerle geldiler onların yanına. Gülşen en çok çocuklar gelince seviniyordu. Onlarla yattığı yerden oynuyor ve şakalaşıyordu.

               Aradan birkaç gün geçmişti, Gülşen’in ameliyat yeri iyileşmişti. Pansumanlar yapılırken dikkatli bir şekilde izliyordu. Artık protez takıldığını da söylemişlerdi uygun bir dille. Çabuk kabullenmişti, bu çabuk kabullenme birazda oradaki diğer çocukların durumlarını görünce olmuştu. Artık tek düşüncesi bir an eve gitmekti. Devamlı her laf arasında:

                 -“ ne zaman eve gideceğiz anne, ben evi özledim” diye soruyordu. Emine onu sıkılmasın diye odaya televizyon getirmişti. Orada yasak yoktu, her odada televizyon ve küçük buzdolapları bulunuyordu. Çünkü orada tedaviler çok uzun sürüyordu. Gülşen en çok sonu gelmeyen ilaçlardan sıkılmıştı. Her gün belli aralıklarla verilen ilaç ve sonu gelmeyen serumlar canına tak demişti artık. İlaç zamanı geldiği zaman yüzünü asardı ağlayacak gibi olurdu.  

 

 

DEVAM EDECEK

 

 

2/3/2009 · Kategori: gecmisten bugune
            

             Bu günlerde siyasi yarış içinde toplum olarak çok aptal bir pozisyon alarak aptal bir akım peşine kapıldık gittik. Başbakanınızın eski Türk Filmlerindeki Tuzsuz Deli Bekir rolüne bürünmesi, muhalefetinde şarlatanlık yapması tam bir mahalle Romen mahalle kavgası içine girdikleri aşinadır. Bu siyasi kavgaları içinde her köşede ayrı bir ses çıkmaktadır. En yakın tarihimiz unutulmuştur. Bir sohbet arasında bir sohbet çok etkiledi beni. Bu sohbetin özünü sizinle paylaşmak istedim.

            Geçmiş dönemlerde kaybettiğimiz değerli başbakanımız sayın Bülent ECEVİT öldü. Ülkemizde onun ölümünden önce ölümünü bekleyen tüm sağcı gurup Ecevit ölünce hepimiz solcuyuz diyerek bütün ülke solcu oldu. Peşinden ünlü pop yıldızı Barış AKARSU öldü. Tüm halk popu seven sevmeyen herkes bir kampanya başlatarak hepimiz popçuyuz dediler.bir süre sonra Hrant DİNK öldü herkes hepimiz ermeniyiz kampanyası başlatarak herkes ermeni oldu. Allah Sayın Bülent ERSOY’a çok uzun ömürler versin. Bu kadar aptal bir insan sürüsü hiçbir gerçeği görmeden hemen olaya atlayıp herkes Bülent ERSOY olacak , elimizde ne kadar aptalda olsak bir erkekliğimiz var oda elden gidecek.

« Önceki ::